uzun hikaye

Mektubun gecikti gene. Belki de ne yazacağını kestiremiyorsun! Oysa adını yazman yeter. Görünce içim aydınlanıyor.
                                                                                      Ahmed Arif

”-Benimki uzun hikaye, dedi balkabağı.
-Olsun, ben dinlerim, dedi gül.
-Tamam, sadece dinle ama. Rezil olmaktan değil korkum bilesin, yarıda kalıp anlatamamaktan, eksik kalmaktan.”
-Düşün ki  bir balkabağısın, bir kadına aşık oluyorsun.
-Bir balkabağının bir insana aşık olduğu nerde görülmüş, dedi gül kahkaha atarak.”

Yanlış kopya çekmişim gibi geliyor kulağa, biliyorum. Sanki matematik sınavında iki kere iki sorusuna insanlık hâlâ yaşıyor yazmışım gibi… Ama oluyor işte. İnsanlık hâlâ yaşıyor yazıyorsun iki kere ikinin cevabına. Onlarca balkabağı varken neden bir insan, bir kadın diye sormak istiyorsun. Bu sorunun cevabını da rahatlıkla verebilirim. Okumaktan, fazla okumaktan… Ne alakası var, diyeceksin. Bütün hikaye böyle başladı çünkü. Küçükken kabak tarlasında, yalnız hissederdim kendimi. Onlarca balkabağı var, hepsi birbirinin aynı. Beni bir adım öne çıkaracak ya da geriye götürecek bir fark yoktu fiziksel olarak. Sanki dört bir tarafına ayna konulmuş da kendini seyrediyormuşsun gibi sürekli. Sonra zaman geçti, ben büyüdüm. Konuşmayı öğrendim. Arkadaşlarla oturup sohbet ediyordum artık. Ama daha çok sustum diyebilirim. Çünkü konuşulan konularda, hayal edilen dünyada hep bir aynılık vardı. Ya bir çocuğun beyaz bir sayfasına, gece kondurulan evin yanı başında, uzanan bir tarlada güneşlenmek istiyordu kimimiz ya da bir sarayda, bir kral sofrasında, en ihtişamlı tatlı olmak istiyordu. Evet, kaderdi.

Balkabağı olarak doğmuştuk ve bir balkabağı olarak ölecektik.

Farkındaydım. Ama ben ne bir pastel boyasının dokunduğu resim defterindeki tarlada ölmek istiyordum ne de kabak tadı vermek istiyordum kraldan çok kralcılara.
Bir gün tarladan bir arkadaşla otururken sordum:

“-Nasılsın? Ölmeyecek kadar yaşıyoruz, dedi.”
“-Yaşayacak kadar niye ölmüyorduk ki dedim içimden, sustum.”

Dedim ya konuşmayı öğrendikten hemen sonra öğrendim susmayı. İçime kapandım. Rüzgarların tarlalara taşıdığı kağıt parçalarına takıldı gözüm. Bir gün bir sayfada şöyle bir cümleye denk geldim:

“İçinden içine bakması zordur insanın.”

Sonra hep rüzgarı bekledim okunacak yeni kağıtlar getirsin diye. Daha düne kadar boyumu dahi aşamayan hayallerim, okudukça karşı tepenin zirvesine ulaşmıştı. Boyumdan büyük laflar etmek istiyordum artık. Şimdi o tepenin arkasını hayal ettirecek bir cümle gerekiyordu. Bekledim, bekledim, bekledim… Sonunda geldi, küçük kara balık yazıyordu üst başlıkta:

“Şunu öğrendim ki balıkların çoğu yaşlanınca ömürlerini boşuna geçirdiklerini söyleyip yakınırlar. Sürekli sızlanıp herkesten şikayet ederler. Ben bilmek istiyorum, hayat gerçekten bir avuç yerde durmadan dönüp durmak, sonra da yaşlanıp ölüp gitmek mi yoksa bu dünyada başka türlü yaşamak da mümkün mü?”

Mümkün müydü? Başka türlü yaşamak? Ben yaşamak istedim. Sonra bir sayfa daha:

” Bir insanı sevmekle başlar her şey.”

Çok heyecanlanmıştım. Balkabakları içinde geçerliydi miydi bu durum? Sait Faik bunu söylerken balkabaklarını, kuşları, gülleri de hesaba katmış olabilir miydi?

Başka türlü yaşamak istedim anlayacağın. Sonra hep gözüm, tarlanın yanı başında olan, yolda oldu. Onu gördüm sonra. İlk kez bir insan görüyormuş gibi hissettim:

“-Düşünebiliyor musun, iki eli, on parmağı vardı.
-Tüm insanların öyledir ki, dedi gül.
-Hadi be oradan. Onunkiler başka! İki gözü yetmezmiş gibi gözünün üzerine çekilmiş iki şemsiyesi vardı, düşünsene.
-Tüm insanların iki gözü vardır ki, dedi gül.
-Hadi be oradan. Onunkiler başka! İki kulağı vardı duyması için, iki ayağı vardı yürümesi için.
-Tüm insanların iki kulağı, iki bacağı vardır, dedi gül.
-Hadi be oradan. Onunkiler başka, dedi balkabağı yine.”

Anlamıyorsun. Söylediğim şeyler  sıradan geliyor sana. Öyle değil ama.

Ben daha önce çokça insan gördüm. Ama onları gördüğümde hep, anadan doğmuş şekilde idiler. Ama bu sefer başka! Ben ilk kez bir insanı Tanrının yarattığı şekilde gördüm.

Daha önce hiç mucizeye rastlamamıştım ki ben. Evet, daha önce rüzgarın taşıdığı bir kağıt parçasında, mucizelerden bahsediyordu, peygamber mucizeleri. Asıl mucize peygamber değil miydi? Okuduğumda da anlamamıştım ya onu şimdi de anlamadım, neyse… Her gün yolunu gözler oldum.

Bastığı her yer şifa buluyordu sanki. Tebessüm ettiği hava boşluğuna hemen kat çıkılıyor, gözistan kuruluyordu.

Bir gün papatya arkadaşlardan yardım istedim. Fala inanma falsız da kalma demişti insanlık bir kitapta. Papatya çayını överek girdim konuya. Sonra şey dedim, şeye baksak olur mu, şeye, papatya falına. Olur, dediler. Bir kere baktım, seviyor çıktı, kafayı yedim. Yedi kere baktım, seviyor çıktı, on kere baktım seviyor çıktı, çıldırıyordum,  yedi yüz on kere baktım, yine seviyor çıktı. Seviyor çıktıkça daha çok sevmeye başladım. Daha çok sevdikçe bakmak istedim. Tamı tamına, bin dört yüz yirmi kere baktırmışım, hatırlıyorum. Hep seviyor çıktı, kabaksın, kapılıp gidiyorsun bahtının falına.

Ne zaman onu düşünsem, mutlu oluyordum. Teşekkürler Spinoza!

Bütün gecelerim aydınlıktı, koca bir tarlaya nur inmişti adeta. Kimsenin göremediği bir tek benim görebildiğim bir nur. Demiştim ya kaderin ötesine geçemezdim. Balkabağı olarak doğmuştum, balkabağı olarak ölecektim. Ama başka türlü yaşamak buldum onun gözlerinde. Başka türlü yaşadım.

Gözüm yollarda kaldı. Yol bitti, gözüm kaldı.

“-Bir balkabağının bir insana aşık olduğu nerde görülmüştü?”
“-Dünyada, dedim dünyada. Orada her şey mümkün, severse insan…”

4 cevaplar
  1. Erdal
    Erdal says:

    Gözüm yollarda kaldı. Yol bitti, gözüm kaldı. Ne güzel yazmışsın hocam. Yüreğine sağlık.

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.